Lozan Antlaşması, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin en kritik aşamalarından biri olarak tarihsel önemini korumaktadır. Antlaşmayı doğru değerlendirmek için, ondan önce gündeme gelen Sevr Antlaşması ile karşılaştırma yapmak gerekir. Sevr, Anadolu’nun paylaşılmasını öngören ve bölgede yaşayan toplumların geleceğini ciddi ölçüde sınırlandıran hükümler içeriyordu. İzmir ve Trakya’nın Yunanistan’a bırakılması, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulması, Boğazların uluslararası denetime açılması ve ordunun küçültülmesi gibi koşullar, bağımsız bir devletin sürdürülebilirliğini imkânsız hâle getirmekteydi. Buna karşılık İstiklal Savaşı’nın ardından imzalanan Lozan, bu tabloyu tamamen değiştirmiş ve Türkiye’nin tam bağımsızlık anlayışını uluslararası düzeyde kabul ettiren bir belge olarak öne çıkmıştır. Kapitülasyonların kaldırılması, mali ve askerî alanda bağımsızlığın sağlanması ve sınırların büyük ölçüde tanınması, bu sürecin en belirgin sonuçları olmuştur.

Bununla birlikte Lozan yalnızca siyasi ve askerî bir belge olarak değil, aynı zamanda bir haklar metni olarak da önemlidir. Antlaşma, gayrimüslim azınlıkların haklarını güvence altına alırken, Müslüman vatandaşlar için de eşitlik ilkesini öne çıkarmıştır. Özellikle 39. madde, bireylerin özel yaşamlarında, basın-yayın faaliyetlerinde ve ibadetlerinde kendi dillerini kullanma özgürlüğünü tanımlamaktadır. Bu yönüyle Lozan, özgürlükleri sınırlayan değil, güvence altına alan bir düzenleme niteliği taşımaktadır. Lozan’ın azınlık haklarını ve eşit yurttaşlık ilkesini güvence altına alan hükümleri, aslında günümüz tartışmalarına da ışık tutmaktadır. Bugün çözüm süreci ya da toplumsal barış girişimleri konuşulurken, tartışmaların odağı çoğu zaman Lozan’a yöneltilmektedir.

Lozan’ın metinsel içeriği, bir etnik grubun kimliğini reddetmekten ziyade, tüm yurttaşlara eşit hak ve sorumluluklar tanıyan bir anlayışa dayanmaktadır. PKK yönetici kadrosunun Lozan’ı “Kürdistan’da soykırım döneminin başlaması” olarak nitelendirmesi, hukuki gerçeklikle örtüşmemektedir. Lozan öncesi, Sevr Antlaşması’nın 62, 63 ve 64. maddeleri, o dönem için “Kürdistan” başlığı altında bir yapı öngörüyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşacak bir komisyonun Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde yerel bir idare kurması ve bir yılın ardından Kürtlerin isterlerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilmesi bu maddelerde yer alıyordu. Ancak bu düzenlemeler, bölgede yaşayan Kürtlerin iradesinden ziyade dönemin emperyalist güçlerinin çıkar hesaplarıyla şekillendi. Nitekim İngiltere, kendi jeopolitik menfaatleri doğrultusunda Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerini Irak’a bırakarak vaatlerinden geri adım attı. Böylece Sevr, daha uygulanmadan tarihe gömüldü ve Lozan Antlaşması ile bu planlar tamamen geçerliliğini yitirdi. Lozan sonrasında Kürt meselesi, Musul Vilayeti tartışması üzerinden ele alınmış, zamanla Irak-Türkiye ilişkilerinin bir konusu hâline gelmiştir. Bugün PKK’nın Lozan’a yönelttiği eleştiriler ve Sevr’e dönük özlemi, aslında tarihin bu başarısız denemesini yeniden canlandırma arzusundan ibarettir. Oysa günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devletinde yaşayan Kürt vatandaşlarının büyük çoğunluğu, Misak-ı Milli sınırları içerisinde eşit yurttaşlık ilkesine dayalı bir gelecek talep etmektedir. Çözümün zemini, geçmişte ölü doğmuş projeler değil, Lozan’ın sağladığı eşitlikçi çerçevenin ve Anayasa’nın öngördüğü eşit vatandaşlık anlayışının güçlendirilmesidir.

İçinde bulunduğumuz dönemde çözüm sürecinin sağlıklı bir zeminde ilerlemesi, Lozan’ın ortaya koyduğu eşit yurttaşlık anlayışının, Anayasa’nın 10. maddesiyle birlikte hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu madde açıkça, “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmünü içerir. Dolayısıyla Lozan’ın yaklaşımı, anayasal çerçevenin de temelini oluşturmakta; devletin her vatandaşına aynı mesafede, aynı hakkaniyetle yaklaşmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak bugün hâlâ uygulamada zaman zaman farklılıkların yaşandığı görülmekte, bazı kesimler kendilerini eşit yurttaşlık ilkesinin dışında hissetmektedir. Bu nedenle kamu otoriteleri, Lozan’ın ve Anayasa’nın getirdiği bu güvenceleri sadece metinlerde değil, günlük yaşamda da hissettirmek ve her vatandaşa fiilen aynı ölçüde uygulamak zorundadır. Bugün Türkiye’nin önündeki mesele, Lozan’ın ilkeleriyle çatışmak değil, bu ilkeleri çağın ihtiyaçlarına uyarlayarak daha kapsayıcı bir yurttaşlık bilincini pekiştirmektir. Anayasa’nın eşitlik maddesinin tavizsiz biçimde uygulanması, toplumsal barışın da en sağlam güvencesi olacaktır. Lozan’ın sağladığı çerçeve, bu yönde atılacak her adımı hem tarihsel bir zemin hem de hukuki bir güvence ile desteklemektedir.

Lozan, uluslararası hukuk düzeni içinde Türkiye’nin egemenlik haklarını tanımlayan ve güçlendiren temel belge olarak önemini korumaktadır. Antlaşma yalnızca imzalandığı dönemin koşullarını yansıtmamış, aynı zamanda sonraki yıllarda ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmeler karşısında da geçerliliğini sürdürmüştür. Bugün yaşanan tartışmalar ne yönde olursa olsun, Lozan, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki konumunu belirleyen, hukuki çerçevesini tanımlayan ve iç barış anlayışının temel dayanaklarından biri olmayı sürdürmektedir. Bu nedenle Lozan, geçmişi anlamak kadar geleceği planlamak için de dikkate alınması gereken bir referans noktasıdır.